Çocuklarımıza Miras Olarak Ne Bırakıyoruz? (Aya Seyahat #8)
Orhan Erkut, Ebubekir Kaplan'ın sunduğu Aya Seyahat podcast'inin konuğu: Programın sabit isimleri psikolog Cihan Çelik ve eğitimci Gökhan Demirezen'le çocuklara bırakılan maddi ve manevi mirası, varlığın içine doğan gençleri, yaşayarak öğrenmeyi ve antikırılganlığı konuşuyor.
Transkript
Bu metin, yukarıdaki sohbetin yazıya aktarılmış ve okunabilirlik için hafifçe düzenlenmiş hâlidir. Konuşmacı ayrımları kayıttan çıkarılmıştır.
Sunucu: Ebubekir Kaplan. Programın sabit isimleri: psikolog Cihan Çelik ve eğitimci Mehmet Gökhan Demirezen. Bölümün konuğu: Orhan Erkut.
Tanışma: Nesil Devrine Odaklanmış Bir Danışmanlık
Ebubekir Kaplan: Herkese merhaba, Aya Seyahat'teyiz. Yolculuğumuzda bugün yeni bir konuğumuz var: Sevgili Orhan Erkut. Yönetim danışmanı; ama yalnızca yönetim danışmanı değil. Aileler, nesil geçişiAile şirketinde yönetim ve mülkiyetin gelecek nesle geçişi; ancak burada bir 'el değiştirme' anı değil, gelecek neslin geliştirilmesiyle başlayan uzun bir gelişim yolculuğu olarak ele alınır. Sözlükte gör → ve aile şirketlerindeki nesiller arası diyaloğun gelişimine yönelik bir danışmanlık söz konusu. O yüzden bizimle kesişen çok fazla nokta var. Cihan Hocam'la birlikte bugün hocamızı biraz terletmeye çalışacağız. Umarım hepimiz için çok verimli çıktılar olur.
Cihan Çelik: Bence önce bir anlatsın hocam. Ben de merak ediyorum: Nedir bu iş?
Ebubekir Kaplan: Yayından önce konuştuk; ne oluyor? Buyurun.
Orhan Erkut: Teşekkür ediyorum. Öncesindeki enerjiden güzel bir yayın geçeceğini anladım. Dediğin gibi yönetim danışmanıyım ve yaklaşık 25 yıldır ailelerle, aile şirketleriyle çalıştım. Bazen çalıştığım şirketlerde bir sonraki jenerasyona geçişle ilgili süreçler soruluyordu; bazen sorulmuyordu ama ben çalışırken tanık oluyordum. Zor bir süreç. "Saç sakal arttıktan sonra yönetim danışmanlığına nasıl devam ederiz?" derken, öncesinde de epey çalıştığım bir alandı ama son dört yıldır (beş olmadı daha) nesil devri üzerine kafayı takmış bir yönetim danışmanı olarak ilerliyorum: Globalde de çok fazla benzeri olmayan, oldukça kompleks yapılandırılmış bir akademiyi ailelerin içine kuran; başladığım günle bugün arasında gelen taleplerle bir sürü farklı ürüne evrilen bir iş bu. 16-18 yaşında, lise mezuniyetiyle başlayan gençlerden; 35-37 yaşında, hissesi olsa bile henüz babadan devralamadığı için aktif yönetime gelememiş kişilerin yönetim kuruluna hazırlık süreçlerine kadar uzanan bir yapı. Benimki, işin ne olduğunu meslek hayatı boyunca bir sürü projeyle yürütmüş; aileyle, patronla o masada birlikte karar almış, onları değiştirecek cümleleri sarf edebilmiş bir tecrübeyi bu zor alana taşımak oldu. Kendi yaptığım şeye biraz "deli işi" diyebilirsin; çünkü gerçekten zor, multidisipliner bir alan. Hem iletişimi hem iknayı kullanman, hem patronla iletişim kurman, hem de 20'li yaşlardaki yeni neslin ilgi alanlarıyla onlara dokunabilmen lazım. Benim ilgi alanlarım, teknoloji dahil, bu işi gerçekten keyif alarak yapmamı sağlıyor. Şimdi çok farklı ölçekte bir sürü aileyle bu işi çalışıyorum. Bir tarafa mevcut nesilAile şirketlerinde işi hâlen yöneten mevcut nesil. SPALDA® yaklaşımı bu nesli emekliliğe ve kontrolü sağlıklı biçimde devretme/rol geçişine hazırlar. Sözlükte gör → diyoruz; literatürde NowGen diye isimlendiriliyor. Diğeri de NextGen, gelecek nesilAile şirketlerinde işi devralacak gelecek (yeni) nesil. SPALDA® yaklaşımı bu nesli yalnızca operasyonel yönetici olarak değil, kurumsal varlığın bütününü kavrayan sorumlu hissedar ve lider olarak yetiştirir. Sözlükte gör →. Her iki tarafa yönelik bir iş. Güzel bir hikâye oldu hakikaten; çok memnunum.
Ebubekir Kaplan: Cihan Hocam, sen teknik olarak 0-18 yaş arası çocukla ilgileniyorsun ama muhakkak muhataplarından bir grup da ebeveyn. Aslında pratikte iki iş birbirini tamamlıyor. Sen çocuğun aile içindeki konumunu güçlendirip onu hayata hazırlama konusunda destek oluyorsun. Abi, sen de çocuğun aile içindeki yerini güçlendirmesi ve gelecek nesilde bu aileyi devam ettirebilmesi için danışmanlık veriyorsun. Yapı olarak çok fark olmadığını düşünüyorum. Yanlış mı yorumluyorum acaba?
Cihan Çelik: Ben şöyle söyleyeyim: Orhan Hocam'ın olayı sanki şuna benziyor. Hani bir maraton koşuyorsun; biz antrenman yaptırıyoruz, yaptırıyoruz, yaptırıyoruz. Orhan Hocam da "Artık koşuya hazırsın, belli bir yaş ve olgunluk seviyesine geldin, hadi bakalım" diyerek devralıyor; el verme gibi. Sen alıyorsun, devam ettiriyorsun Orhan Hoca. Çünkü biz psikolojik dayanıklılık çalışıyoruz, sabır çalışıyoruz, çocuklarla kaygı yönetimi çalışıyoruz; çocuğun zor bir problem karşısında hemen yıkılmaması için "Bak, bunlar olur: hayal kırıklığı, üzüntü, öfke, mutluluk, sevinç" diye duygu gelişimini ölçeklerle anlatıyoruz. Çocuk oraya gelince bunları kullanacak; ama bunları kullanmayı da Orhan Hoca devralıyor: "Gel kardeşim; bak bu böyle, şirket böyle, yönetim böyle" diyor, aile içinde çocuğun dinamiklerine göre yeniden şekillendiriyor. Maratona devam etmek gibi; bayrağı alıyor.
Orhan Erkut: Güzel bir tanımlama oldu.
Cihan Çelik: Şimdi düşünüyorum: Orhan Hoca bir çocukla, bir aileyle ne kadar çalışırsa çalışsın ya da talep edilsin, o çocuğun da biraz uygunluğunun olması lazım gibi geliyor. Rezilyans çok kullanılır; esneyebilme becerisi, psikolojik sağlamlık, dayanıklılık çok konuşuluyor; çünkü hemen yıkılıyorlar. Demin konuştuğumuz 6,5 milyon ev genci: Hiçbir şey yapmadan evde oturuyorlar, vasıfları yok. Bunların hepsi aslında o idmanı yapamamış, idman sonrasında bir yere gelememiş gençler. Orhan Hoca'nın kitlesi belki biraz farklı ama sonuçta orada büyüyen çocukların bir kısmı da o şekilde devam ediyor abi.
Ebubekir Kaplan: Buradaki ortak olan şey, bir çocuk ve onun gelişim süreci esasen. Şimdi bizim dinleyicimiz senin hedef kitlendeki niş grup değil; onlar küçük bir grup olduğu için yalnızca onlara hitap etsek yeterli rakamlara ulaşamayız. Sohbetin bundan sonrasına holistik bir açıdan devam etsek: Özünde aile ile çocuk arasındaki ilişki, çocuğu iş dünyasına hazırlamak, aileyi ve şirketi hazırlamak. Çerçevemiz bu. Ama izleyicimizin de kendinden bir şeyler bulabileceği, kendi çocuğuyla bağ kurabileceği temalara girersek, kitleye geçmesi açısından çok daha anlaşılır olur.
Cihan Çelik: Ben mesela şunu çok merak ettim: Orhan Hoca'nın çalışmalarında çocukların hayata dair görüşleri, anne babaların o çocukları birey olarak görüp görmemesi... Orada ne oluyor? Zorlu bir süreç mi yaşanıyor; aile "Bu çocuk bizim her şeyimiz" modunda teslim mi oluyor; yoksa Orhan abi mi "Hadi aslanım, hadi koçum" diye uğraşıyor? Çocuklukta çok koruyuculuk var ya: bırakmama, izin vermeme... Çocuk bir türlü birey olamıyor; bizim en büyük derdimiz bu. Çocuk büyüyemiyor, aile izin vermiyor, her şeyini kendi yapıyor. Orada nasıl bir süreç yaşanıyor? O çocuklar hazır mı, aileler hazır mı? Zorluklar, kolaylıklar neler?
Varlığın İçine Doğmak
Orhan Erkut: Umarım hepsini unutmadan yanıtlayabilirim; güzel bir alan bu. Biz kendi çalışmalarımızda, lise mezuniyetiyle (16-18 arası) başlayan dönemin daha öncesinde bu hazırlığın başlaması gerektiğini düşünüyoruz ve ona yönelik hazırlıklarımız var. Sonuçta niş bir alan: Biz varlığın içine doğan bir kitleyle çalışıyoruz. Yani çocuk doğduğunda zaten bir aile var, varlık var, şirketler var, "aile işi" kavramı var. Onun içine doğan gençleri, sizden farklı olarak, belli spesifik kavramlara hazırlamanız gerekiyor; bu, aldıkları eğitimden de bağımsız bir şey. Hangi bölümü okursa okusun o varlığı yönetmek zorunda: İster sanat koleksiyonu yaparak yönetir, ister startup'lara yatırım yaparak, ister kendi markasını kurup sıfırdan bir şey yaparak; isterse "Varlık orada dursun; ben profesyonel hayatta, hatta akademik tarafta kendi hayatımı kendim yaşayacağım" kararını veren biri olur. Tek fark, başlangıçta bir varlığın içine doğmaları; yaşama bakışları ve seçtikleri ya da denemek istedikleri rotalar itibarıyla, o türde ailesi olmayan gençlerin hayatında karşılaşabileceği pek çok tecrübeyi onlar da yaşıyor. O yüzden zaten çok ortak nokta var. Başta "deli işi" dedim; şundan dolayı: Standart bir şey yok. Aileler farklı, kültür farklı, ailenin iş büyüklüğü farklı, gencin beklentileri farklı, ortaklık yapısı farklı. Bazen şirketin tek sahibi oluyor; bazı şeyler daha kolay oluyor. Bazen iki kardeşin kurduğu, her birinin üçer çocuğunun olduğu, altı kuzenin mevcut nesli oluşturduğu, arkada yirmi kuzenle altı farklı ailenin kültürünü anlamaya ve orada bir yol tesis etmeye çalıştığınız bir tablo olabiliyor. Bireyden bireye gelişim, beklenti, motivasyon farklı. Üstüne gençleri aileye hazırlamak gibi daha spesifik bir konu girince masa başında ciddi mesai ayırmanız gerekiyor: Analiz etmeniz gereken yalnızca çalıştığınız genç olmuyor; o gençlerin gelecekte korumaları gereken varlığa nasıl bakmaları gerektiğine, aile ilişkilerini ve aile işini bozmadan onu nasıl yönetmeleri gerektiğine dair bir yol çizmeniz gerekiyor. Kurumsallık bilinci oturmuş, ne yapmak istediğini bilen ailelerde kurduğunuz düzen başka; aynı yol içinde kurduğunuz cümleler, tanımladığınız zorluklar ve adımlar bile başka. Henüz kurumsal düşünceden uzak ama gençlerin gelecekte birbirleriyle uyumlu çalışmasını isteyen, şirketini o gün için yeterince kurumsal yönetmeyen mevcut nesle çizdiğiniz yol bambaşka. Bir aileye koyduğunuz kuralları bilen biri, başka bir ailede bambaşka bir şey inşa ettiğinizi görünce "Kardeşim, orada ne yapıyorsun, burada ne yapıyorsun?" diyebilir. Onun için gerçekten çok değişkenli, çok bilinmeyenli bir denklem. Butik bir iş; yüzde yüz butik bir iş.
Ebubekir Kaplan: Bunu ben genel için şöyle yorumlamak isterim: Hepimizin çocuğu var. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan her vatandaşın çocuğuna bırakacağı bir miras var; bu, maddi bir miras olmak zorunda değil. Kimine bir fikir, kimine bir yolculuk, kimine bir hikâye, kimine bir dolap dolusu kitap... Çocuk bu mirası, kendi gerçekleri üzerine inşa ettiği bir hayat için kullanabilir, kullanmalıdır. Bir yerde bizim bu çocuğun kendi yolculuğuna saygı duymamız gerekiyor; servetten, varlıktan bağımsız bir şekilde. Çocuğun bir yolculuğu var; o yolculuk benim yolculuğumla, ona çizdiğim hayatla bir yerlerde muhakkak kesişiyor. O kesişim noktalarını alalım, çocuğun akışına saygı duyalım ve birlikte bir geleceği inşa edip onu huzur içinde bırakalım.
Orhan Erkut: Süper. Bunu yazılı hâle getirip herkesin altını doldurabileceği şekilde anlam çıkarabilmesi ve kendi hayatına adapte edebilmesi müthiş bir çözüm denklemi: "O benden sonra yaşayacak; ben onun hayatına bugünden istediğim kadar şekil vereyim, sonra bırakayım o yaşasın." Burada belki o denklemin içine biraz tuz ekleyip lezzetini artıralım: Genç, kendi yolunu her zaman yaşayarak ve öğrenerek çizemeyebiliyor. Ne demek istiyorum? "Yaşayarak öğrenme", "bırak çocuk düşsün, öğrensin" son dönemin popüler yaklaşımı; senin antikırılganlık dediğin konuya da bağlanabilecek bir bölümü var. Ama şuna bakmak lazım: "Yaşayarak öğrenme" aslında iki büyük kelime. Bir: Yaşıyor mu? İki: Öğreniyor mu? Ebeveyn olarak bilinçli bir şekilde "yaşıyor mu"yu da "öğreniyor mu"yu da gözlemek zorundasın. Yaşamayan birinin yaşayarak öğrenmesi mümkün değil; tecrübe edebilmek için bir yerlere girip çıkması, bir şeyler yapması lazım. Yani o kavram biraz ittirmeyi, zorlamayı, bazen sistematik yaklaşımlar kullanmayı zorunlu kılabiliyor. Aynısı öğrenme için de geçerli: Yaşıyor da yaşadıklarından öğrenebiliyor mu? Öğrendiklerini, sonraki yaşadıkları için bir temele dönüştürebiliyor mu? Bu da yoksa "yaşayarak öğrenme" dediğin şey, doğru yönlendirilmiş kimi gençte erken yaşta sonuç verirken, kendi akışına bıraktığında 30 yaşına gelmiş biri için "Hâlâ bir baltaya sap olamadı" cümleleriyle karşılık bulabilir.
Hangi Çocukla Yol Almak Daha Kolay?
Ebubekir Kaplan: Şunu çok merak ediyorum abi: Bunun bir cevabı var mı? Deneyimlerine dayanarak desen ki "Arkadaşlar, şu şu özellikleri daha gelişkin olan ya da kendini şu alanda geliştirmiş olan çocuklarla çalışmak daha kolay." Demin dedik: Biri dayanıklılık, biri başka bir şey. Zihninde böyle bir şeyin kitabı var mı?
Orhan Erkut: Var. Doğru kelimeleri bularak tanımlamaya çalışacağım ama var. Bir defa iletişime açık olması ve denemeye enerjisinin olması, benim söyleyebileceğim öncelik. Bir sürü yerde yeni kuşağın özelliklerinden bahsediliyor ya; ben enerjisi olan, denemek isteyen, soru sorma becerisi ve merakı olan; sonra öğrendikçe egosunu biraz bastırabilen; vicdan, toplum ve saygı kavramlarını taşıyan; iletişimde karşısındakini dinleyebilen; kulakları çınlasın, networkçü Erdal'ın tabiriyle "umursamayı" bilen çocuklarla çok kolay yol kat edebiliyorum. Bunların az olduğu çocuklarla, gençlerle, daha yetişkin gençlerle aldığın mesafe daha az oluyor. "Farkındalık" kelimesini söylemek istemiyorum ama iletişim kurabiliyorsan, seni dinliyorsa bir bağ oluşuyor. Bunlar bende öncelik.
Cihan Çelik: "Umursamayı bilmek" güzel kelime. Kime sorarsan sor: Dünyada çocukların ilk öğrenmesi gereken şey belki de iletişim kurma becerisi. Dinleyebilme, konuşabilme, anlayabilme, belki empati. Herkes buradan giriyor abi; yaptığım işte de öyle.
Orhan Erkut: Şöyle hayal edelim: Ergenlik çağını yaşamış çocuğu olan bütün anne babaların bildiği üzere, çocukla ebeveyn arasında ilişkinin hep sağlam kaldığı, sürekli iletişim hâlinde olunan, anne babanın gence hep belli dozda faydalı olabildiği, gencin ona kulak verip tecrübelerini dinlediği bir ilişki zaten yok; gencin reddettiği bir ilişki bile var diyebiliriz. İletişim, benim yaptığım niş alandan bağımsız olarak, iki insanın uzlaşma arayışında ya da birbirini anlama niyetiyle aynı masaya gelebilmesi demek. Benim yaptığım işin en büyük kırılma noktası, o iki nesli, belli konuları birbirleriyle yüz göz olmadan halledebilecekleri bir düzlemde, sistemle çözmeye davet etmesi. Böyle olduğu için aynı masadalar ama aslında birbirleriyle doğrudan iletişim kurmak zorunda değiller. Mevcut neslin istediği şekilde bir çıktı yürüyor oradan. Gelecek nesil ne istiyor? Esneklik istiyor, özgürlük istiyor; bunu buluyor. Ama kendi seçtiği alanda, mevcut neslin istediği bir disiplinle bu süreci örmesi gerekiyor. İki tarafa da isteklerini ve beklentilerini, aynı masada birbirleriyle iletişim kurabilecekleri bir şekilde veriyorsun. Kesişim kümesine odaklanıp işin içine biraz da oyun koyarsan (sizin uzmanlık alanınız, değme keyfime), o sürecin iki taraf için de uzun süre sabredilebilir ve mutlu devam ettirilebilmesini sağlıyorsun. Özellikle sizin muhatap olduğunuz küçük yaş kitlesi için bu zaten olmazsa olmaz. Pandemi döneminden örnek vereyim: Kızım lise döneminde, sanıyorum 9 ya da 10. sınıftayken pandemiye yakalandı; herkesin evde yaşadığı durum. Ama bir ders vardı; o dersteki kahkahalarını, yüksek sesini ve o dersi bana nasıl pazarladığını asla unutmuyorum. Dersin içinde oyun vardı. Sınıf arkadaşları, oyunlardaki seviyeler gibi birbirini "heal" ediyor, birine sağlık veriyor; öbürü düşük not alan için kendi üzerindeki gücü kullanıp notunu artırıyor. Gerçek dünyaya, notlara kadar yansıyacak; ama bunu yaparsa üç ay kimse için bir şey yapamıyor, doğru insan için yapması lazım gibi oyunlaştırılmış bir kurguydu. Dehşet bir iletişim ve süper bir başarı geldi.
Eğitim Sistemi, Dönüt ve Kapalı Devre
Ebubekir Kaplan: Hocam, konuyu tam eğitime temas ettirdik. Bugün değişik bir şey yapacağız: oyuncu değişikliği. Cihan Hocam'ın yerine Gökhan Hocam gelecek; eğitimle ilgili kısma onunla devam edeceğiz. Bu tarz bir eğitim yaklaşımı her derse uygulansa hayat çok daha güzelleşir mi? Hoş geldin bu arada.
Gökhan Demirezen: Hoş bulduk. Hayat çok güzelleşir.
Ebubekir Kaplan: Cihan Hocam da çok iyiydi; kötü performanstan dolayı oyuncu değişikliği yok, yanlış anlaşılmasın. Uzmanlık alanıyla alakalı.
Gökhan Demirezen: Bence de çok kolaylaştırır; ama hocam, burada bir şey çok önemli: Bunu sağlayabilecek hocanın donanımı, bunu biliyor olması. Öğretmenleri, eğitimcileri bu konuda geliştirsek, bunun üzerine çalışsak çok güzel olur.
Ebubekir Kaplan: Zor mu?
Gökhan Demirezen: Çok zor olmasa gerek; ama bu eğitim camiası biraz statik hocam, yeniliklere çok açık değiliz maalesef. Her müfredat değişiminde bütün hocalar isyan eder: "Çok kötü oldu, bu sistem hiç doğru değil." Çünkü dediğim gibi, bir yerde statikleşiyorsunuz: aynı şeyleri, aynı şekilde, aynı notlarla anlatmak; sürekli aynı soruları çözmek. Bazı hocalar vardır: 20 yıldır aynı kitabı, aynı notu kullanır.
Ebubekir Kaplan: Hocanın inisiyatif farkı var mı orada? "Ben bu dersi, çocukların ilgisini daha çok artıracağını düşündüğüm şöyle bir yöntemle uyguluyorum" dediğinde topa tutulur mu?
Gökhan Demirezen: Hiç kimse onu topa tutmaz; ama bunun için hocanın ayrı bir enerjisi, iç motivasyonu gerekir. Bunu sağlayan öğretmen arkadaşlar böyle güzel şeyler ortaya çıkarıyor. Hollywood filmlerindeki Coach Carter ve benzerlerini yakalayıp onlardan biri olmak gerekir; onun için az duyuyoruz herhalde. Bir de bunu yapan arkadaşın, sizin çocuğunuzdan aldığınız dönütü alarak, çocukların oradaki heyecanını görerek mutlu olması lazım. İdareden, kurucudan, patrondan ekstra bir teşvik almıyor maalesef öğretmenler; pekiştirilmeyen davranış da devam etmiyor. Bir de eğitim sistemi çok kapalı devre. Pandemide şahit oldunuz: İlk defa öğretmenler veliler tarafından takip edilebildi, kimin nasıl ders anlattığı ilk defa görüldü. Ondan sonra tekrar kapandı. Şimdi benim sınıfta anlattığım dersi görebilecek, kıyas yapabilecek kimse yok; öğretmenlerin kendi içinde birbirleriyle kıyas yapabileceği bir ortam da yok, çünkü birbirimize ders anlatmıyoruz. Ders aslında çok mahrem bir hâle dönüşüyor. Benim okuluma üniversiteden stajyerler geliyor; son sınıfta staj dersleri var. Onlara yalvarıyorum: "Benden staj aldınız, ikinci dönem başka bir okula gideceksiniz; ne olur bana dönüt verin. Oradaki hoca ve benimle ilgili dönüt verin: benim artılarım eksilerim, hocaların artıları eksileri. Bizi kıyaslayın." Çünkü şu anda kendinizi geliştirebileceğiniz başka bir mekanizma yok. Doktorlarda var: Beraber ameliyata giriyorlar, konferanslarda birbirleriyle paylaşıyorlar. Bizde öyle bir mekanizma yok; o yüzden gelişime biraz kapalı kalıyoruz maalesef.
Ebubekir Kaplan: Hocam, ben şimdi burada "feedback" desem bana kızacaksın da... "Dönüt" kaç yıllık bir Türkçe? Hep var mıydı böyle bir kelime? Ben "dönüt"ü eğitimle tanışınca öğrendim; bana sonradan üretilmiş bir kelime gibi geliyor.
Orhan Erkut: Ama şöyle: 2003'te şirketimi kurmuştum; sanıyorum 2005'te bir sosyal psikologla bir projede birlikte yer aldım, sekiz hafta arabayla sürekli gidip geldik. Dönüt kelimesini bana o öğretmişti. Belki de öyle bir çalışma olmasaydı öğrenmeyebilirdim.
Gökhan Demirezen: Eğitimsel bir kavram; eğitimin içinde olan, eğitim kitaplarında geçen bir kavram. Ben de o kelimeyi, dönütü kullanmaya çok önem veririm.
Antikırılganlık ve "Ben de Yapabilecek miyim?"
Ebubekir Kaplan: Şimdi biz bir iki program önce, sanırım, antikırılganlık üzerine uzun uzun konuştuk; gerek Cihan Hocam gerek Gökhan Hocam sahadan çok güzel örneklerle geldiler. Zamane çocukları kırılgan; ebeveynler bu güzel çocukları antikırılgan yapabilmek için istedikleri kadar uğraşsın, yine de çok başarılı olamıyoruz aslında. Bu çocuklar yetişkin olduklarında, belki sizinle çalışan lider adayları hâline geldiklerinde ya da herhangi bir profille iş dünyasına girdiklerinde, bu antikırılgan olma hikâyesini nasıl geliştiriyorlar? Yeni nesil hakikaten dayanıklı, sert yönetici ya da çalışan adayları olarak mı geliyor; yoksa endişe etmeye devam etmeli miyiz?
Orhan Erkut: Bence endişe etmeye devam etmeliyiz; çünkü burada da bilinçli bir yönlendirme olduğunu söyleyemeyiz. Bir defa benim çalıştığım kitlenin bazı zorlukları zaten var: Başarılı bir aile-iş örüntüsünün içine doğuyorlar; doğarken ve büyürken otomatikman bir baskıyla doğuyorlar. Kafalarında bir sürü soru işareti var. En basit soru: "Ben de yapabilecek miyim acaba? Batırmadan ya da o başarı yüzdesiyle bunu devam ettirebilecek miyim?" Şimdi antikırılganlık ya da çocuğun hata yapmasına izin vermek; bu işin kökü mesela burası. Hata yapmasına izin vermek deyince "Biz bu şirketi hatalarla mı buraya getirdik?" gibi bir bakış belki bir yerde var. Aslında evet: Birlikte çalıştığım ailelerde, patronlarınBir işletmede en üst düzeyde karar yetkisine sahip kişi; işletmeyi kuran, satın alan ya da devralan herkes. Patron unvanı kuşaktan kuşağa mirasla geçebilir. Sözlükte gör → çocuklarla birlikteyken yapılan hataları konuştukları önemli seanslar, çalışmalar yapılıyor. Çünkü o başarı, o varlık, çocuk için doğal bir baskı unsuru; bir sürü kaygısı var, bir tanesini demin örneklendirdik. Mevcut neslin, anne babanın bu hikâyenin yalnızca başarı ve muhteşem düşünme, karar verme yetileriyle değil, hataları da içinde barındıran bir süreçle yazıldığını çocuğa daha erken öğretmesi, antikırılganlığın bence en önemli temelini oluşturuyor. Avcı hikâyeleri gibi: Hep vurduğunu anlatır, vuramadıklarını anlatmaz ya; çok benzer örnekleri var. Bence bunun aile şirketlerine özgü olmasına da gerek yok: Anne babanın çocuğu yetiştirirkenki genel davranışı, hatayı görmesini ve yapmasını sağlamak üzerine olmalı. Ama demin anlattığımız gibi: öğrenerek gelişme. Öğreniyor mu, gelişiyor mu? Bu kavramları gözlemeden, ölçülebilir hâle dönüştürmeden ona antikırılganlıkla ilgili hataları anlatıyor olmak yetmez. Sen vereceksin; ama onun bu konuda ne aldığını görerek ilerlemen gerekiyor. Çünkü herkesin öğrenme biçimi, farklı metotlara verdiği tepki farklı. Gencin, çocuğun bir anlatıdan çıkarımda bulunmadığını görüyorsan, ya yaşamadığını ya öğrenmediğini düşünüp bir şeyi değiştirmelisin. Orada da antikırılganlık aslında bir koçun, bir rol modelin sürüklediği bir yol gibi geliyor bana.
Gökhan Demirezen: Benim gözlemlediğimde şöyle bir şey var hocam: Bebekten çocuğa yansıyan kırılganlık daha çok şöyle gelişiyor. Mesela çok disiplinli anne babaların çocukları daha az disiplinli oluyor. Bunun birkaç sebebi var. Biri şu: Anne baba çok disiplinli olduğu için çocuğun yapması gerekenleri kendi yapıyor, öğrenmesinin önüne geçiyor. Şu da olabiliyor: Anne baba disiplin konusunda çok usta olduğu için çocuğun ufak ufak disiplin hareketlerini beslemiyor, saymıyor, daha mükemmelini istiyor; çocuktaki yetersizlik hissi bir süre sonra bırakmasına sebep oluyor. Çok düzenli annelerin çocukları daha düzensizdir; dikkat eder misiniz bilmiyorum. Bu bir yerde okuduğum bir şey değil, gözlemim. Bakıyorum, veli inanılmaz disiplinli, çok düzenli; çocuk çok dağınık. Ama süreç içinde beraber çalışırken şunu gözlemliyorum: Çocuk adım adım bir yere gelmeye çalışıyor; ama anne ya da baba, geliştiğini pekiştirmesi gerekirken tam tersini yapıp "Daha iyisi olabilir" diyerek çocuğa kendini yetersiz hissettiriyor. Bu aşamalar çocuğu bence geriye götürüyor hocam. Siz de muhtemelen bu tabloları görmüşsünüzdür.
Orhan Erkut: Evet. Bir de ben bu sürecin yalnızca tek taraflı yaşandığını düşünmüyorum; "genci yetiştirmek, geliştirmek" tek başına bir kavram değil. Mesela SPALDA AkademiFikri 2018'de doğan, 2022'de pilot proje geliştirmeye başlanan ve 2025'te kullanıma açılan akademi. Aile şirketlerinde gelecek nesli yalnızca operasyonel yönetici olarak değil, kurumsal varlığın bütününü kavrayan sorumlu lider olarak yetiştirir. Sözlükte gör →'de çalıştığımız ailelerde program, gençleri belli bir noktaya hazırlıyormuş gibi görünse de aslında ebeveyni de bir yandan...
Ebubekir Kaplan: Bence hiç azımsanmayacak şekilde. Terbiye ediyor.
Orhan Erkut: Estağfurullah; öyle demeyelim. Ama kesinlikle ebeveyni ya da mevcut nesli, bu sürece nasıl bakması gerektiğine dair yönlendiren bir tarafı var. Çünkü onu yapmazsanız... Aynı şey bence anne baba için de geçerli. Bu, "Çocuğu okula gönderdik, eğitsinler; dershaneye gönderdik, psikoloğa gönderdik, iyileşsin, düzelsin" gibi tek başına bir tarafın sorumluluğuna yüklendiğinde bence başarısız olmaya mahkûm.
Ebubekir Kaplan: Kesinlikle. Ben kendi adıma "terbiye edilme" kısmını alıyorum şahsen; çünkü oğlumla vakit geçirdikçe belli noktalarda terbiye edilmem gerektiğini de görüyorum. Senin verdiğin örnek uyandırdı beni: Ne zaman çocuğumu kalabalığın içinde görsem pozitif yönlerini daha iyi görüyorum; kıyaslama şansım oluyor. Yalnızken ona haksızlık ettiğimi o zaman fark ediyorum. "Bu çocuk bunları yapabiliyor; şu hareketi başka hiçbiri yapamıyor ama ben bir gün bile övmedim onun bu davranışını." Belki oradan bu çocuğa sürekli negatif şeyler söyledim.
Gökhan Demirezen: Yansıtma yapıyorsun ama kendinden.
Ebubekir Kaplan: Şu, birazdan ağlayacağım.
Orhan Erkut: Aslında bu cümle, diğer ebeveynlere karşı kendi davranışını eleştirdiğin bir örnek olarak çok büyük fayda sağlayabilir. İskandinav eğitim sistemiyle bizim eğitim sistemimiz arasındaki farkları anlatırken geçmişte beni çok etkileyen bir şey söylemişlerdi: Bizde öğretmenler yazılı kâğıtlarını okurken kırmızı kalemle yanlışların üstünü çizer; o sistemde doğruların altını çizerler.
Gökhan Demirezen: Gamification'ın temelinde de bu vardır bu arada: İyiyi ödüllendir.
Orhan Erkut: Aynen öyle. Dolayısıyla senin deminki cümlenden çıkarımın üzerine, çocuğunun davranışına yönelik bu yapıcı, geleceğini olumlu şekillendirecek yaklaşımın herkese örnek olmalı. Seni dinlediğimde, anlattığını anlamaya çalışıyorsam ve hayatıma uyarlayabiliyorsam, kim olursam olayım, doğru insanları dinleyebildiğim müddetçe hayatım iyileşiyor. Dolayısıyla dinlemek ve onu anlamak.
Gökhan Demirezen: Çok güzel: dinlemek, anlamak. Dinleyen, anlayan çocuk kendini buna göre geliştirebiliyor belki; ama dinleyen, anlayan ebeveyn de bu anlamda çocuk için değerli. Bu noktada bir eksiklik varsa çocuk bir süre sonra fark edilmediğini hissetmeye, görünmez olduğunu düşünmeye başlıyor. Yarın öbür gün belli bir noktaya geldiğinde bu çocuk belki de bir intikam almak üzere...
Orhan Erkut: Orada bazen yanlış da düşünebiliyor; onu da hiç göz ardı etmiyorum, haklı olduğu da yanlış düşündüğü durumlar da var. Ama kafasında bir sürü tilki dolaşabiliyor: "İntikam alacağım, fark yaratacağım, size kim olduğumu göstereceğim." En önemlisi kendini ispat.
Ebubekir Kaplan: Buradan nasıl çıkacağız?
Gökhan Demirezen: İş insanlarının çocuklarında bu çok fazla var hocam; benim de gözlemlediğim. Eski Türklerde bir kahramanlık yapmadan isim vermezlermiş ya, Bamsı Beyrek gibi. Bu çocuklarda da babalarına ya da aile şirketiyse dedelerine karşı sürekli bir kendini ispat çabası var: babasından ya da dedesinden bir tık daha yukarı çıkma, bir hikâye geliştirme çabası. O da bazen ters tepebiliyor: Adamın 30 yılda getirdiği bir yere sen 5 yılda gelemiyorsun. O yarış da bence sakıncalı.
Ebubekir Kaplan: Öyle; ama ben olayı hep şöyle ele alıyorum: Gencin 22 yaşındaki düşüncesiyle 25, 28, 32 yaşında düşündüğü şey aynı değil. Ve olmamalı da.
Gökhan Demirezen: Olmuyor da; olmamalı da. Oluyorsa başka bir problem vardır. "Biz 67 yıldır ailecek aynı partiye oy veririz; din değişir ama parti değişmez." Yaşayarak öğrenme onun hayatında varsa böyle olmaz.
Orhan Erkut: Tespit çok doğru. Çünkü taltif edilmeyen, başarıları görülmeyen gençlerde bu süreç daha da körükleniyor: Küçücük ama gerçek bir başarı, mevcut neslin kendi başardıklarıyla kıyaslandığında çok küçük kaldığı için, mevcut nesil onore etmekten, taltif etmekten imtina ediyor, kaçınıyor; bu da süreci alevlendiriyor. Ama biraz önce dedim ya, yaşlar farklı: Bazen mesele "O anda o çocuk olmuş mu, olmamış mı?" Aileler de bunu merak ediyor: "Eşek kadar oldu, çok affedersiniz; oldu mu, olmadı mı acaba?" Yani "Gelecekte bu çocuğu şirketin bir tarafında kullanmalı mıyız?" sorusunun yanıtını bir T anında almak istiyorlar. Bu son derece yanlış; çünkü anlık görüntü, geleceğin potansiyelini, o çocuğun yaşayacağı tecrübelerle ve içinde hissettikleriyle dönüşebileceğini göz ardı etmeyi beraberinde getiriyor. İkincisi, dedim ya, sadece lise mezunlarıyla değil; 30-35'li yaşlarında, bazıları şirketi devralmış, bazıları devralmak üzere olan, ciddi iş tecrübesine sahip gençlerle de çalışıyorum. Ben onlara "gelmiş gelecek kuşak" diyorum; çünkü onlar zaten artık yönetmeye gelmişler. Orada sık tekrar eden örüntüler görüyorum; "kırılma anı" diye isimlendiriyorum. Genç bazen kendi yolunu seçmiş oluyor: "Göstereceğim ben size" diyor, bir şeyleri tecrübe ediyor; olmuyor. Ya da oluyor ama kardeşi, kuzeni aile şirketinin içinde devam ederken şunu görüyor: Aile şirketinin varlığı öyle küçük bir varlık değil; şirketin yıllar içinde geldiği noktaya bir gencin istenildiği kadar hızlı gelebilmesi mümkün değil. "Olmayacak herhalde; ben oradan oraya varamayacağım" deyip bu sefer tekrar aile şirketi içinde bir rol alıp alamayacağını düşünmeye başlıyor. Ya da kardeşi, kuzeni yol alıyor; "Eyvah, trenimi mi kaçırıyorum acaba?" diyor.
Ebubekir Kaplan: İç rekabet.
Orhan Erkut: Evet; ya da bazen iş sabotaja doğru gider. Regülasyonlardan ya da bir profesyonelin şirkete verdiği bir zarardan dolayı aileyi ve şirketi koruma duyguları kabarıyor; ailesine karşı böyle milliyetçilik benzeri bir koruma duygusu. Farklı örneklerde farklı şeyler karşıma çıkıyor ama sonuç hep şuraya geliyor: Otuzlu yaşlarını devirdikten sonra "Aslında kendi aile şirketimde çalışmak da fena değil; bana daha kolay bir yol açacak" diye düşünmeye başlıyor. İşte o zaman "Keşke bunu, başka şeyleri de yaparak, daha erken bugüne taşısaydım" diye bir pişmanlık duygusu oluşuyor. Bu nedenle gencin, anne babaya haddini bildirmek ya da "Ben de bu yola çıkacağım, ben de başarılı olacağım" diye kendini ispat etme çabasında yalnız bırakılması da bence yine mevcut neslin yanlışı.
Gökhan Demirezen: Bir iş insanı vardı; kendi çocuğunun mesleğiyle ilgili tercih dönemine geldiğimizde bana derdi ki: "Hocam, eğer bu çocuk benim mesleğimi devralırsa 30 yıl kazanacak. Ama benimle yarışa girer de yeni bir yol çizip beni geçmeye çalışırsa 30 yıl geriden başlayacak. Sen bunu işler misin?" Çok mantıklı bir şey söylüyordu bu arada. Dediğiniz gibi, bir süre sonra hepsi zaten babasının işine dönüyor: Başlangıçta yollar deniyorlar ama sonra babanın tecrübelerinden faydalanma yoluna geçip o yolda devam ediyorlar.
Ebubekir Kaplan: Yeter ki bu dönüş, iş işten geçtikten sonra olmasın.
Kapanış: Geleceğin Liderinin En Önemli Vasfı
Ebubekir Kaplan: Konumuz güzel gitti; süreyi de çok dolu kullandık ama sonuna geldik. Tek bir soru sorarak final cevaplarınızı rica edeceğim; bence ortak bir soru olabilir, hem eğitim bakış açısıyla hem de yönetim ve danışmanlık bakış açısıyla. Teknoloji çağındayız; eski vasıfların çoğunun kıymetiharbiyesinin kalmadığını konuşuyoruz. "Geleceğin lideri olabilir" dediğin bir çocuğun en önemli vasfı ne olmalı artık? Bir eğitimci gözüyle nasıl yanıtlarsın?
Gökhan Demirezen: Bence öğrenebilirlik; yani öğrenmeyi öğrenme. Çünkü çağ çok hızlı gelişiyor, sürekli yeni bir şey çıkıyor; önce öğrenmeyi öğrenme kısmını halletmesi lazım, bu çok önemli. İkincisini söylemem gerekirse... Bir de kırılganlık işte: resilience. Kırılmayacak, esneyecek. Bu iki hikâyeyi gerçekleştirirse, gelecek dönemlerde kendilerini çok daha güzel yerlere getirebilirler.
Orhan Erkut: Katılıyorum; söylediklerinize katılmakla beraber onlara belki farklı bir kavramı eşlik ettirebilirim: Ben de adaptasyon diyorum. Adaptasyon önemli bir beceri; çünkü içinde teknoloji değişimini de, siyasi değişimleri de, işle ilgili değişimleri de barındırır. Farklı bir yerde yaşamak, bir anda statüsünü kaybetmek ya da kendini farklı bir statüde bulmak; adaptasyon oraya uyum sağlamayı da içerir. Belki burada kahve kavurma benzetmesini kullanırım: Kahveyi çok sıcak yanan bir kazana attığınızda yakarsınız; çünkü rayihasını vermesi, yağını ve esansını ortaya çıkarabilmesi için ona belli bir homojenitede ısı verilmesi lazım. Az ısı verirseniz de çiğ kalır. Bence genci, ister aile şirketine gelsin ister geleceğe hazırlansın, farklı kazanlarda kavurmak lazım: Resilience bu kazanlardan bir tanesi, adaptasyon bir tanesi. Gücü olan insanlar bunu, o konuda gerçekten doğru çalışan insanlara yönlendirerek yapmalı. Olmayanlar için de mesele, bu kavramları gence nasıl veririz sorusu: Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay artık; önemli olan gencin bunları işlemesi, öğrendiklerini uygulaması. "Öğreniyor mu, gelişiyor mu" kavramını izleyerek gitmek bence güzel olabilir.
Ebubekir Kaplan: Bir şey daha eklenebilir belki: iletişim becerisi. Değil mi hocam? Şu anda iletişim becerisi güçlü iki insanla beraberim; bunun ne kadar etkili olduğunu, yalnızlık konusunu konuştuğumuz önceki programımızda da görmüştük.
Gökhan Demirezen: Onu da ben ekleyeyim: iletişim. Çünkü yapay zekânın yapabileceği mesleklere baktığınız zaman, yapamayacağı meslekler iletişimle alakalı meslekler. O yüzden iletişimini güçlendiren, ileride yine çok avantajlı olur diye düşünüyorum.
Ebubekir Kaplan: Teşekkür ederiz; çok keyifli bir sohbetti. Gelecek nesillerin hayatı bizimkinden çok daha güzel olsun diyerek bugünkü programımızı da kapatalım. Hoşça kalın.
Kaynak: Aya Seyahat, 8. Bölüm (YouTube) · Yayın tarihi: 11 Haziran 2026 · Süre: 39 dk.