Çocuklarını yurt dışında okutan aile şirketi sahiplerinin ve bu gençlerin, eğitim döneminde çoğunlukla farkında olmadan yaşadıkları bir boşluğu görünür kılmak.
Aile şirketi patronlarıyla çok fazla sohbet eden biri olarak, yıllardır aynı kalıbı gözlemliyorum. Çocuk yurt dışına gönderilirken bir plan var. Doğru üniversite, doğru bölüm; mühendislik, işletme ya da aile işinde ihtiyaç duyulacak bir alan. Gençler için çoğunlukla, döndüklerinde zorlanmayacakları veya işlerine yarayacak bölümler seçiliyor.
Niyet stratejik, beklenti yüksek. Ve genelde şöyle düşünülüyor: "Orada eğitim her şeyi halledecek. Mezun olarak gelecekler."
Ama pek azı "hazır" geliyor.
Hazır ne demek? Mezun olup diplomayı almak mı?
Hayır. Hazır olmak aile şirketine döndüğünde nerede ve nasıl değer üreteceğini bilmek demek. Kendi ilgi alanını iş fonksiyonlarında keşfetmiş olmak demek. Ve bunu somut çıktılarla hem kendine hem de ailesine görünür kılmış şekilde gelmek demek.
Bu açıdan bakınca, çoğu genç hazır gelmiyor. Bu da o gencin suçu değil.
Şimdi durup düşünelim: Genç üniversiteye gidiyor. Derslere giriyor, sınavlarını veriyor, projelerini yapıyor. Ama okul dışında -kendi özel hayatında- aile şirketine özgü veya kendi kişisel gelişimine yönelik yapılandırılmış bir keşif süreci içinde değil. Okulun bir düzeni var; ama o düzenin dışında bir boşluk var.
İster lisans ister yüksek lisans eğitimi sırasında olsun, bu kapsama giren öğrenciler -yani ailelerinin bir şirketi olanlar- kendilerini ispatlama çabasına giriyorlar. Bir şey yaptıklarını, işe yaradıklarını, efor sarf ettiklerini göstermeye çalışıyorlar. Ama bunu neyin üzerinden yapacaklarını, hangi iş fonksiyonunda cevherlerinin olduğunu keşfedecek yapılandırılmış bir ortam çoğunlukla mevcut değil.
Ve bu boşluk, iki tarafta da kaygıları büyütüyor.
Bu boşluğun yarattığı kaygılar, iki tarafta da büyüyor; ama çoğunlukla sessizce.
Aile tarafında, dile getirilmese de zihinlerde dönen sorular var: "Çocuk gidecek, orada kalacak ve dönmeyecek." **Ya da daha sessiz bir kaygı: **"Dönecek ama hiçbir şey öğrenmemiş olacak."
Genç tarafında da benzer sorular var; ama çoğu bunu kimseye söyleyemiyor: "Dönsem, patronunBir işletmede en üst düzeyde karar yetkisine sahip kişi; işletmeyi kuran, satın alan ya da devralan herkes. Patron unvanı kuşaktan kuşağa mirasla geçebilir. Sözlükte gör → çocuğu olacağım; dönmesem, aileden kopacağım." Ya da sadece: "Aslında ne yapacağımı bilmiyorum."
Bu kaygıların ne kadar yaygın olduğunu merak ediyorsanız, Spalda Academy'nin LinkedIn sayfasında yayınlanan bir yazıda gece yarısı patron çocuklarının kendi aralarında neler konuştuğunu okuyabilirsiniz. Uyuyamayan patronların grubu da cabası.
İki tarafın da kaygıları gerçek ve insani. Ama birbirlerinden uzak kaldıkça, bu kaygıları kendi içlerinde yaşıyorlar. Ve iletişimsizlik büyüdükçe, bireysel kaygılar da büyüyor.
Peki bu yönetilebilir mi? Evet. Doğru zamanda, doğru ölçüde yapılacak çalışmalarla iki taraf için de yönetilebiliyor.
Farklı yaşlardaki gençlerle çalıştığım ailelerde şunu görüyorum:
Genç, üniversitede okurken kendi ilgi alanını iş fonksiyonlarında keşfetmeye başladığında bu, onu ailenin işine "sokmak" değil, kendi cevherini bulmaya başlaması demek. Bir şeyler değişiyor.
Bu keşfi yaparken çıktılar ürettiğinde ve aile de bu çıktıları gördüğünde, iki taraf arasında doğal bir iletişim kanalı açılıyor. Çok uzun süre birlikte vakit geçirmelerine gerek yok. Bazı noktalarda birbirlerine bilgi vermeleri, birbirlerinin ne yaptığından haberdar olmaları yeterli.
Bu keşif, ailenin faaliyet gösterdiği alanla uyumlu çalışmalarla da beslenebilir. Genç, henüz öğrenciyken bile ailenin işiyle ilgili konularda küçük projeler yürütebilir, araştırmalar yapabilir, farklı bakış açıları geliştirebilir.
Aynı mantık, eğitim bittikten sonra da geçerli. Mezun olan genç, aile şirketine hemen dönmek yerine başka bir şirkette çalışmayı tercih edebilir ve bu gayet sağlıklı bir tercih olabilir. Önemli olan, o dönemde de gelişiminin izlenebilir olması. Denklik, uyumlandırma ve ölçülebilirlik düzeni kurulduğunda, genç nerede çalışırsa çalışsın aileyle arasındaki bağ kopmadan devam edebiliyor.
Amaç, iki tarafın da birbirinden haberdar olacağı, basit ama yapılandırılmış bir iletişim düzeni kurmak. Çünkü bu düzen kurulmadığında, nesil farklılığı ve beklentilerin konuşulmaması nedeniyle iletişim çoğu zaman kendiliğinden gerginleşiyor. Oysa küçük ve düzenli temaslar, "ne yapıyorsun?" sorusunu denetime değil meraka çeviriyor; genç için de "beni takip ediyorlar" duygusunu "beni görüyorlar" duygusuna dönüştürüyor.
Sonuçta mesele, "aile şirketine dönmek zorunda mısın" konusu değil.
Mesele şu: O yılları sadece derslere girerek mi geçireceksin — yoksa bir yandan kendi ilgi alanını keşfedip, yaptığın çalışmaların çıktılarıyla hem kendine hem ailene bir şey gösterecek misin?
Bu fark, döndüğünde -ya da dönmesen bile- kendini gösteriyor. O masada oturduğunda konuşulanları anlayan, söz aldığında saygı gören, kendi cevherini bilen biri olarak oturabilmenin temeli, o yıllarda atılıyor.
Bunu çoğu genç sonradan fark ediyor. Bazıları ise çok sonradan.